Melonkoli Yapmayı Edebiyat Sanmak | Toplumumuzdaki Arabesk Kültürü

Bir kişisel blog yazarı olarak internette dolaşan çer çöp bloglara dahi zaman ayırmayı seviyorum. İnsanların ne yazdıklarına, sitelerinin tasarımlarına, kim olduklarına ilgi duyuyorum. Kişisel bir ilgiden ziyade tüm bunlar bana toplumsal bir veri sunuyor çünkü. Bu bağlamda yazılmış olan bir yazı, çekilmiş olan herhangi bir fotoğraf veya bir şiir bize basit gelse bile söz konusu içeriğin üretenin ve üreten kişinin içinde yaşadığı toplumun kimliği hakkında ciddi bilgiler içerdiğini savunuyorum. En basitinden bugün taş devrinden kalma oldukça ilkel aletleri müzelerde sergiliyor ve onlara oldukça ilkel olmalarına rağmen bize sundukları veri açısımdan önemli bir değer biçiyorsak ben de ortaya koyulan herhangi bir içeriğe de kötü olsa dahi değer veriyorum.

Üretilen her kötü içeriğe bile değer veriyorum dediysem de yanlış anlaşılmasın, nasıl taş devrinde üretilmiş aletlerin ilkel olduğunu dile getiriyorsam üretilen içeriğin de kötü olduğunu vurgulayarak yapıyorum bunu. Söz gelimi ortaya koyulan içeriğe ben iyi desem de benim ona iyi demem hiçbir işe yaramayacaktır. Bu içerikler üretildiği aleme tutunamayıp, tarihin tozlu safyalarına karışacaklardır.

Örneklerini görüyoruz, bugün internet alemi terk edilmiş binlerce blog dolu. Çoğunda bir veya iki yazı yazılmış, geri kalanlarının da en son içeriği yıllar önce girilmiş. Yıllar sonra girilmiş o içerikte de, epeydir yoktum bundan sonra burada olmaya gayret göstereceğim yazıyor. Ama sadece yazıyor, ortada icraat yok. Peki sizce neden yok?

Yazının başlığında da dediğim gibi, biz melankoli yapmayı edebiyat zannediyoruz.

toplumdaki arabesk kültürü

Neden melankoliyi edebiyat ile karıştırıyoruz?

Neden edebiyatı melankoliye indirgiyoruz?

Edebiyat salt melankoli, salt arabesk, salt aşk, salt varoluşsal sancılar çekmekten ibaret değildir. Edebiyat hakkında bilgim oldukça sınırlı, kendimi edebiyatçı olarak da tanımlamıyorum. Dolayısıyla edebiyatın ne olduğu hakkında size bir şeyler söyleyemem ama ne olmadığı konusunda birçok şey söyleyebilirim ve o yüzden söylüyorum da.

Birileri bize yazmak eylemini ya yanlış öğretmiş ya da biz yanlış öğrenmişiz. Bunda büyük yazarların hemen hemen hepsinin buhranlı hayatlarının olmuş olması etkili olabilir ama rica ediyorum eğer bir Dostoyevski değilseniz klişe acılarınızdan sosyal medyada, sitelerinizde, bloglarınızda bize bahsetmeyin, edebiyat parçalamayın. Bunu sizin için söylüyorum; okunmuyorsunuz, kaale alınmıyorsunuz. İlle de bunu yapacağım diyorsanız yine yapın ama neden okumuyorlar beni diye isyan etmeyin.

Senin aşkın sana göre dünyanın en tutkulu, en çok acı veren aşkı olabilir ve bunun okunmaya değer bir durum olduğunu düşünebilirsin ama maalesef değil. Bu sadece sana özel de değil, benim aşk acım da okunmaya değer değil, benim varoluşsal sancılarım da okunmaya değer değil yeterince güzel yazamıyorsam, yeterince gelişmiş kelime hazinem yoksa.

Bu hataya ben de düşmüştüm itiraf ediyorum; Daha önce açmış olduğum bir sitede içeriklerin büyük bölümü söz ettiğim tarzdaydı ve okunmak istiyordum. Okunmuyordum.

Neden okunayım, neden okusunlar ?

İnsanlara fayda sağlamazsanız, eğlendirmezseniz, bilgilendirmezseniz, doğru düzgün hüzünlendirmezseniz okunmazsınız. Evet her malın bir alıcısı var, hüzün isteyen okuyucular da var ama yeterince kaliteli yapmadığınızda okur, Bukowski dururken neden beni okusun değil mi?

Şahsımın da başkalarının ağlak içeriklerini es geçtiğini fark edince durumu fark ettim ve bu tür içerikler üretmekten vazgeçtim. Arada bir yapıyorum yine, ama okunma kaygısı ciddi manada gütmeden, okunmayacağını bilerek yapıyorum. İçimi döküyorum yani. Mesela yazmış olduğum kurutulmuş insanlar isimli yazım bu türden bir içerik.

Toplumumuzdaki arabesk kültürü

Geçenlerde yolda yürürken lüks bir arabanın arka camında yazan bir yazıya denk geldim. Aklımda değil ama kişinin düşkün olduğunu, garip olduğunu vurgulayan bir yazıydı. İçimden arabanın yanına gidip cama tıklatmak, cam inince de sahibine neden böyle bir şey yaptığını sormak geldi ama uğraşmadım çünkü nadir görülen bir olay değil bu.

Toplumumuzda maalesef sebebini çözemediğim bir sindirilmişlik havası hakim. En zengininden en fakirine, en güzelinden en çirkinine kadar -genel olarak- durum böyle. Biraz mazoşizm seziyorum, acı çekmeyi seviyor gibiyiz.

Tamam sevmesine sevelim ama bu durum sizce bizi küçük düşürmüyor mu? Sürekli sızlanmak, sürekli bir dert yarıştırma havası…

Biliyorum ülkece zor şartlarda yaşıyoruz, hayatımızda birçok şey olması gerektiği gibi gitmiyor ama bu durumu içselleştirirsek sorunun ortadan kalkması için de içimizden bir şeyler yapmak gelmez.

En çok kızdığım şey de kadercilik anlayışı. Herhangi bir kişi bir işte başarısız olur olmaz başlıyor sızlanmaya kaderde yokmuş ne yapalım, feleğin sillesini yedik falan diye. Bir kendinize gelin gözünüzü seveyim bu hayatta hiçbir şey önünüze altın tepside sunulmaz. Doğa güçsüzleri affetmez, büyük balık küçük balığı yer, güçlü olan her zaman kazanır!

Bunların farkında olmak biraz acı verebilir ama insanda oluşturduğu farkındalık ve harekete geçme hissi buna değer emin olun.

Gittikçe kişisel gelişim kitabı gibi konuşmaya başladım farkındayım, o yüzden nasihat vermeye çalışmayacağım size. Beni anladığınızı biliyorum.

Velhasıl bu durumu sanıyorum ki yukarıdaki edebiyat ve melankoli kavramlarına çok rahat bir şekilde bağlayabiliriz. Üzerimize amele sümüğü gibi yapışmış olan bu arabesk sevdası ürettiğimiz içeriklerin de aynı kıvamda olmasına neden oluyor.

Dilediğiniz sanrıyı kendi içinizde yine yaşayın tabi ama bize bu saatten sonra mizah yapanlar lazım, elle tutulur bir şeyler ortaya koyanlar lazım. Bırakalım şu arabeski ve melankoliyi.

İçine değil, dışına kapanık.

Bir yanıt bırakın:

Your email address will not be published.

Site Footer

Sliding Sidebar